7 Aralık 2010 Salı

bu dünyada adalet yok!!!

Bilgisayarın başına oturduğumda niyetim Burgazada'nın keyfini birkaç resim ve birkaç cümleyle anlatmaktı.
Tam o sırada kanal D'de yayınlanmakta olan "Öyle bir geçer zaman ki" dizisinin bir sahnesine takıldım. Okulda disiplin kuruluna verilen Mete, öğretmenlerin kuralcılığı ve duyarsızlığıyla öfkesinin doruğuna varıyor ve en sonunda "bu dünyada adalet yok!!" diyerek öfkesinin son soluğunu bırakıyordu.
Çarptı beni sahne, ve dünyada adalet yok diye tekrarlarken buldum kendimi. Gerçektende yok bana göre. Çünkü insanoğlunda adalet duygusu yok, yaradılışında yok çünkü.. Adalet, bizi yaradanda var, o da öbür dünyada..
Çevremdeki insanlara ve olaylara baktığımda, adaleti, yine kendi gibi insanoğlunun yazdığı kurallara bırakan, kendisi için kendi adaletini uygulayan bencil ve duyarsız robotlar görüyorum artık.
Bana göre adalet paylaşmaktır, insanoğlu paylaşmak istemiyor artık.
Adalet her canlı varlığa aynı duyarlılığı ve sevgiyi gösterebilmektir, insanoğlu tahammül edemediği herşeye karşı duyarsız ve sevgisiz artık.
Adalet karşısındakinin düşüncesine saygı duymak, empati yapabilmektir, insanoğlu kendi düşüncesini karşı tarafa empoze edebilmek için akla hayale gelmedik şeytanlıklar yapıyor artık.
Kocaman şehirlerin insanları kentli olmanın ayrıcalığını yaşadığını zannederken, binbir aldatmacadan kendini koruyabilmek için sürekli tetikte, dikkatli, uyanık olmaya çalışırken, sadece insan gibi yaşamanın keyfini tümden yitiriyorlar.
Safiyet=salaklık, iyiniyet=aptallık, empati yeteneği=entellik, masumiyet demode artık. Geçmişe dönük tüm değerlerimizi sorgulamaya başladık, nihayetinde gereksiz bulunanlar elenecek. Ama yerine ne konacak o belli değil. İşte bu kargaşayı gözlemliyorum son on yıldır neredeyse.
Büyüyen evlatları kötülüklerden koruyabilmek, evlilikleri hırçınlıklardan arındırabilmek, benliği huzura ve doğruluğa sabitleyebilmek sanki artık çok zor gibi. Yeni dünya insanı tanımına doğru adım adım gidiyoruz sanki.....

14 Kasım 2010 Pazar

ÇORBADA TUZUMUZ OLSUN


arkadaşlar!! chp resmi internet sayfasında http://www.chp.org.tr/ "gönüllü olurmusun" bölümündeki başvuru formunu doldurup göndermek iki dakikamı aldı. Çorbaya tuz atmak isteyenlere duyurulur..:))

11 Kasım 2010 Perşembe

BU SİTEYE ARADA BİR GÖZ ATIN..

Yazılarını severek ve dikkatle okuduğum birine ait aşağıda linki verilen site. Sayfasındaki 1917 resimleri ise çok faydalı bir paylaşım olmuş.. Sizler de görün istedim.
http://www.bakiselamlar.com/knb/index.php?option=com_content&view=article&id=574:bu-resimleri-daha-oence-goermediniz

28 Ekim 2010 Perşembe

TÜM CUMHURİYET BEKÇİLERİNİN CUMHURİYET BAYRAMINI YÜREKTEN KUTLUYORUM.

GELECEK NESİLLERİN DE CUMHURİYET BAYRAMIMIZI COŞKUYLA KUTLAMALARI DİLEĞİYLE..

25 Ekim 2010 Pazartesi

HI EVERYBODY

MANY THANKS TO MY FOLLOWERS.

(artık yabancı izleyicilerimde var. Onlarında gönlünü almalıyım di mi.:))

Then I'll try to write my writings in English too. If ı can, of course.
Because my english not enough yet. See you soon.

24 Ekim 2010 Pazar











Burda gördüğünüz iki resimdeki çeşme ve emlakçının olduğu bina, bir sokağın iki yanında karşılıklı duruyorlar. Çok sıradan görünen bu iki resim, doğduğum yer Kadırga'dan ve benim için hiç sıradan değil.

Bundan tam 44 sene önce, altı yaşımdayken burdan ayrılıp bostancıya yerleştik ailemle.

Yani tam 44 yıldır Kadırga'ya ayak basmamışım. Neden bilmiyorum; aynı şehirde yaşamama rağmen bugüne kadar doğduğum yerlere gidip bakmak hiç aklıma gelmemiş demekki.

Dün eşimle bir iş için Sirkecide buluşacaktık. Ben ondan erken varınca şöyle yukarılara bir yürüyeyim dedim. Ayaklarım beni Çemberlitaş'a götürünce birden aklıma düştü, bulabilirsem doğduğum yerlere bir bakayım dedim. Bulacağımdan emin değildim, çünkü 44 yılda İstanbul'un çok ama çok değiştiğini biliyordum.

İnsan beyni müthiş gerçektende. Sanki biliyormuş gibi soldaki ilk yokuştan aşağı kendimi bıraktım. Adım attıkça hedefime varacağımı hissediyordum. Ve işte resimdeki çeşmeyi görür görmez buldummm dedim. İçimde bir heyecanla gözlerimi çeşmenin tam karşısında olması gereken ahşap iki katlı eve çevirdiğimde.. Heyhaatt dört katlı betonarme çirkin bir binayla karşılaştım. Şimdi bu hayalkırıklığını sizinle paylaşabilmem için doğduğum iki katlı ahşap evi sizin gözünüzde canlandırabilmem lazım. Bu yüzden henüz oralarda yıkılmamış olan ama bakımsızlıktan çürümüş bir ahşap evin resmini çektim. Aşağıda bulunan bu resme bakarken hayalinizde biraz derleyip toparlayın bu evi.. İşte ben böyle bir evde doğmuştum.


Ahşap kocaman ve yüksek bir giriş kapısı, üst katta büyükbabamın yüzlerce kitabının bulunduğu odadaki cumba, yatsı namazları kılınırken, yokuştan aşağı inen insanların ayak seslerine karışan çeşmenin şırıl şırıl sesi ve sokak lambasının ışığında cumbanın camından bakan ben..
Olduğu gibi kalan tek bina aşağıdaki resimde gördüğünüz çıkmaz sokağın en sonundaki mavi ev. O evde bana fırından yeni çıkmış kurabiyeler ve süt ikram edildiğini çok net hatırlıyorum.



Bütün hatırlayabildiklerim bunlar ve cinci meydanındaki park.

O zamanlar cinci meydanı adıyla biliniyordu şimdi kadırga parkı demişler, fıskiyeli havuz koymuşlar, çocuklar için salıncak ve kaydırak var.



Bense, büyük büyük ağaçların bulunduğu kocaman bir meydan hatırlıyorum. İçinde yalnızca salıncaklar vardı. Büyükbabamın elini tutup bu meydana doğru yürüdüğümüzü hatırlıyorum.

Parktaki banklardan birine oturup içimde oluşan garip duyguyu anlamaya çalıştım. Arkamda babamın mezun olduğu Kadırga ilköğretim okulu, önümde ufacık bir çocukken salıncaklarında sallandığım park ve aradan geçen 44 sene.. Bi tuhaf oldum anlayacağınız.. Bu tuhaflıkla ve gözlerimden süzülen durduramadığım yaşlarla (biraz sulugözlüyümdür.:)) oracıkta bi süre oturdum. Sonra kendimi toparlayıp keyifli bir yürüyüşle sultanahmete süzüldüm.
(Belginim kızma bana, biliyorum birlikte yapacaktık bu turları ama bu çok spontane gelişti. Seninle daha keyifli bi tur daha yaparız söz..:))

22 Ekim 2010 Cuma


İŞTE BENİM KÖŞEBAŞI SOKAK ÇİÇEKÇİM..
Hiçbirşey demeden telefonu ayarlayıp çektim resmini. Gördüğünüz gibi hemen pozunu verdi kocaman gülümsedi.. Sonra izah ettim neden çektiğimi..Cevap aynen şöyle: "Ablam sen bu çiçeklerden çok daha güzelsin." İşte budur.! Budur yaaa!!! :))
Çiçek almayı çok seviyoruuuumm..

20 Ekim 2010 Çarşamba

Köşebaşı sokak çiçekçilerine bayılıyorum. Bugün iş dönüşü yine birinin yanından geçerken göz göze geldik. Sıcacık güldü, bende karşılık verip iyi akşamlar dedim. İinanılmaz pozitif enerjileri var ve bunu hemencecik size geçiriveriyorlar.

On adım sonra resmini çekmediğime pişman oldum. Bu yazının başucuna iliştirirdim ve yazıya çok yakışırdı. Yarın akşam tezgahı yine açmışsa çekip buraya koyacağım söz.

Daha önceleri de dikkatimi çekmişti. Hangi sokak çiçekçisinin yanından geçsem önce çiçeklerine sonra yüzüne bakıyorum ve aynı gülümseme. İçten ve güzel.. Onlarla pazarlık etmek her müşterinin olmazsa olmazı tabiki. Ama her pazarlıkta karşı cümleleri "Canın sağolsun be ablam".
İşte budur, buduuur.!!

Zaten çiçek sattıkları için bir sıfır öndeler. Çiçekler insana o güzelim renkleri ve eşsiz kokularıyla öyle bir enerji ve moral veriyorlarki. (ama tabiki bu duyguyu hissedebilen ve doyasıya kullanabilen tek varlık biz kadınlar oluyoruz.:))

İnsanın hatıralarına da kaynak oluyor çiçek kokuları. Misal, izmirdeki halamı ne zaman hatırlasam, balkonunda çay içerken alt kattan köklenip üçüncü kata dallarını uzatan yasemin çiçeğinin kokusu gelir burnuma. Ya da geçen yaz gittiğimiz marmaris'i düşündüğümde, ilk akşamda tanıştığım melisa ağacının muhteşem parfümünü hatırlarım.

Hayatı katlanılır kılan birkaç güzellikten biri çiçekler. Yarın bir demet almalıyım, canım çekti.:)))

18 Ekim 2010 Pazartesi

Ben artık çekirdek aile değil, salkım aile olmak istiyoruuumm.:))
Şaka bir yana, her ne hikmetse bugünlerde kalabalık aile hayalleri kurmaya başladım. Yaşlanıyormuyum ne??

Hani böyle eskiden koca konaklarda anne baba kızlar oğlanlar damatlar gelinler bir arada yaşarlarmış, akşam oldumu bir sofra etrafında harala gürele toplanıp kah atışarak kah gülüşerek yemeklerini yerlermiş.

Çekirdek aile denen kavram insanları kendi yalnızlığına, bencilliğine, korumalı dünyasına biraz daha gömerken ben böyle bir hayal kuruyorum işte.
Sevdiğim insanlarla ve onların eşleriyle birlikte upuzuuun bir akşam yemeği masası etrafında toplanıp konuşa-güle-tartışa yemek yemeyi ve günün tüm stresini orda atmayı düşlüyorum.

Ama biliyorumki günümüz insanı, öyle bir evde, akşamları çekileceği ve eşiyle bir kahve eşliğinde fısır fısır günün son sohbetini yapacağı bir odayı asla ve kat'a kabullenmez. Onların üç oda bir salon kendi evleri olmalıdır. Tamamı kendilerinin yani.. O üç oda bir salon evin salonunu misafir gelince kullanmalıdır. Çocukları kendi odalarında kendi dünyalarının sanal besinleriyle ruhlarını gitgide yalnızlaştırmalıdır. Karı koca ise oturma odasının ayrı koltuklarında boş baktıkları dizilerle zamanı tamamlayıp, çoğu zamanda koltuk üzerinde uyuyakalmalıdır.

Ruhunuz karardı di mi?? Benim de.:))

Eeee hepsi benim olsun deyince insan yalnızlaşıyor..Mecburen.
18/10/2010
RANA

28 Nisan 2010 Çarşamba

BİRAZ GÖZLERİMİZİ DİNLENDİRELİM... KIŞIN MAHMUR ATMOSFERİNDEN KURTARALIM KENDİMİZİ..